Feeds:
Posts
Comments

Archive for August, 2012

Yazarken dinledim: İncesaz – Tereddüt

**

Arefe günü 1 günlüğüne Safranbolu’ya gittik. Günün özeti; oruçluyken bu kadar gezmek akıl kârı değil.

**

Safranbolu’ya bundan önce 4-5 kere gittim.  Çok severim Safranbolu’yu. Benim favori mekanım İncekaya su kemeri. Bizim köydeki eve yürüme mesafesinde. -3 km falan imiş aslında ama güzel bir yolu var.-

Kemer Tokatlı kanyonu üzerine 18. yüzyılda inşa edilmiş. Mavi Elmas da kanyonu ve kemeri bir güzel gezmiş. Daha fazla bilgi veya resim için websitesindeki yazısına bakmanızı tavsiye ederim. Ayrıca buradaki resimler de MUHTEŞEM!

Yalnız kemer 1-2 metre genişliğinde ve korkuluk yok. O yüzden bazı insanlar geçerken sıkıntı yaşayabiliyor, bazıları teşebbüs bile etmiyor. Ama, yükseklikten ve tehlikeden pek hoşlaşmayan ben, bu kemer üzerinde yürümeye bayılıyorum. :) Anneannemler bu kemerden bir de merkeple geçerlermiş.

Aşağıya bakınca ise -baş dönmesi yapabiliyor- şöyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz;

Ben kanyona inemedim bugüne kadar ama bir sonraki gelişimde kesinlikle istiyorum!

**

Safranbolu’ya gelince bir de manzarasıyla meşhur Hıdırlık tepesine çıkmanızı tavsiye ederim. Safranbolu evlerini bir arada görmek çok güzel oluyor. Meşhur bağlar gazozu içmeyi de unutmayın! (Canım çekti, eve aldığımız bir kasa gazozdan birini açtım şu an kendime -ki ben normalde gazoz içmem.)

Sırt çantam, ben ve benim manzaram;

Bu da kış manzarası imiş;

Bu da benim en sevdiğim Safranbolu fotoğrafı, Hıdırlık’tan çekilmiş olmalı;

Veeee tabiki orijinal bağlar gazozu :))

Hıdırlık’ta bir de namazgâh var. Üstü açık cami yani. Yazlık cami gibi bir şey. :)

**

Tepenin aşağısında ise Safranbolu çarşısı var. Hediyelik eşyaların, lokumların satıldığı yer; dar sokaklar, asmalar… Yine daha fazla bilgi için Mavi Elmas’ın bu yazısını tavsiye edeceğim, en azından bir göz atın, güzel şeyler var. :)

Yalnız çarşıdan şu kahve takımlarından alamadım, içimde kaldı.

**

Mavi Elmas‘ın anlatımıyla Safranbolu çarşısının dilimize kazandırdığı bir deyim;

“Pabucunu dama atmak” cümlesini hepimiz kullanırız değil mi. Bunun nereden geldiğini biliyor musunuz?? İşte bu çarşıda esnaftan işini iyi yapamayan, derinin uygunsuz yerinden ayakkabı yapan esnaf cezalandırılırmış. Hatalı üretim yapanın pabucu çatıya atılır, kimse de itaraz etmezmiş bu cezaya. İşte bu deyiş buradan çıkmış. Her ne kadar günümüzde farklı manada kullansak da Safranbolunun bize kazandırdığı bir deyiş.

**

Sıra geldi İncekaya köyüne! Bizim köye :) Bizim sokakta evlerin çoğu orijinalliğini koruyor. Öyle evler var ki, ben içinde insan yaşamıyor zannediyordum, gayet de yaşıyormuş!

Köyde benim eeennn sevdiğim ev Müşerref teyzenin evi. Kendisini birkaç kez görmeme rağmen beraber fasulye kırmışlığımız bile vardır. :) Çok tatlı bir teyze. Bizim orada bütün teyzeler tatlı! Bir tanesinin adı Ton Ton Şazi mesela. İsmi bile tatlı. :)

**

Müşerref teyzenin evinde rezil olmuşluğum var bir de. Bir keresinde dayımlar Müşerref teyzeye gitmişlerdi. Ben de onları çağırmaya gittim ama ilk defa bizden başka birinin evine giriyorum köyde. Kapı zaten açık. Girdim içeri. Baktım yan tarafta bir kapı. Kapıyı tıklıyorum, ses yok! İnatla tekrar tekrar tıklıyorum kapıyı ama ortalıkta hiç insan gözükmüyor! Baktım ileride bir merdiven var. Yukarı çıkayım dedim, herkes yukarıdaymış. Evin girişinde, benim tıkladığım kapı da meğer hayvanların ahırıymış! Meğer Safranbolu’da hayvanlar evin giriş katında kalırlarmış. Müşerref teyze ahırın kapısını tıkladığımı duyunca bayağı eğlenmişti tabi. :)

**

Benim için evin en güzel yeri evin önündeki balkon tarzı şey. (Fasulye kırdığımız yer :)) Tam kitap okumalık! Her yeri asmayla sarılmış, gölge, serin, yeşil… Şahane! İşte resimleri;

İçerisi…

Dışarıdan görünümü…

Bunlar da bostandan;

Lâlâ’nın kirenleri, köyde en güzel kiren onun olurmuş. Öyle dediler. (Adı Leyla, ama herkes Lâlâ diye telaffuz ediyor. :))

**

Bu da bizim evin en sevdiğim kısımlarından biri; mutfaktaki sedir, camın önü, sokağa bakıyor. :) Gelen geçenle selamlaşılıyor falan… :)

**

Yaşlanınca Safranbolu’ya yerleşmek isteyebilirim. İncekaya’ya ama! Köye yani. Şehre değil, orada trafik var! Ben atımla yolculuk etmek istiyorum sokaklarda :)

-Şimdi beni hayallerimle yalnız bırakıp, işlerinize dönebilirsiniz.-

Değerli vaktiniz için teşekkür ederim, umarım beğenmişsinizdir.

Hayırlı günler, geceler…

-Saliha

Advertisements

Read Full Post »

Sâlâm!*

Tiramisuyla ilk tanışmam sanırım ilkokul yıllarımda oldu. Okulun hemen yanında oturan arkadaşımın evine gitmiştim. Mutfakta oturmuş, ne yesek diye düşünürken -genelde mısır gevreği kaçırırdık odasına- bana tiramisu ikram etti. Ben de:

Aaa! Peynirli pasta mı olurmuş? Ne o öyle? Yemem ben onu!

demek suretiyle reddetmiştim.

Çok pişmanım.

Yıllar sonra -sanırım ablam yaptığında- tadına baktım, hayran oldum. Favori tatlım oldu! Sonrasında ise ikram edildiğinde reddettiğim tüm tiramisular için kendimden özür diledim. :(

Aradan yıllar geçti, liseye geldim. Okula ne zaman tatlı yapılacak olsa, anneme tiramisu yaptırdım, her seferinde de sınıf arkadaşlarım annemden tiramisu istedi. Ama nedense hiç öğrenme girişiminde bulunmadım, tâ ki bu sabaha kadar…

Annem başladığı tiramisuyu bana devredince, öğrenmek zorunda kaldım. :)

Öğrenmek diyorum ama, zaten biliyormuşum ki! Son iki haftada yaklaşık 4 kere yaptığım muhallebinin neredeyse aynısıymış!

Her neyse, tam bir BİM tiramisusu oldu. :)

Tiramisu kelimesi gittikçe anlamsızlaşıyor şu an. Tiramisusu nedir yahu?!

Süt: Dost süt

Kek: Connex hazır pasta keki

Labne: Kerem labneh

Kahve: Vip kahve

(Şeker ve un hakkında bir bilgim yok.)

Sonuç olarak, kek hazır, kreması ise şeftalili tart ve sakızlı muhallebi kremasına çok benziyor. Bir de keki kahveyle ıslatmanız gerekiyor. Bu kadar basit!

Malzemeler ve Tarif

Keki için;
Zahmet edip marketten kakaolu hazır pasta keki almanız icâb ediyor. :)

Kreması için;
3 su bardağı süt,
3/4 bardak un,
3/4 bardak şeker,
100 gram labne peyniri.

(Krema malzemeleri kaynayana kadar karıştırılararak pişiriliyor, ardından labne peyniri eklenip, iyice çırpılıyor.)

Üzeri ve içi için;
1,5 bardak su,
2 paket hazır kahve,
Dilediğiniz kadar Türk kahvesi/kakao.

(Hazır kahve tozunu sıcak suya döküyorsunuz, karışımın yarısı alttaki kekin tabanına, kalanını üstteki keke döküyorsunuz. Sonra üzerilerine kremayı döküyorsunuz. En üstüne ise süzgeçle tercihen toz Türk kahvesi, veya kakao koyuyorsunuz.)

 
-Saliha

*Sâlâm, Farsça merhaba demek. A Separation filmini izleyenler bilirler. :) Küçük kızın salâm deyişine hayranım! Şirinlik abidesi! Videonun 45. saniyesine bakarsanız neden bahsettiğimi anlarsınız, inşaAllah. :)

Hâmiş: Daha da Ramazan’da tatlı yapmam! Elime bulaşan kremayı yıkamanın verdiği acı tarifsiz! :/

Read Full Post »

Bismillah!

  • Aniden gelen misafir sorunu: Çok tuhaf bir şey. Örtülü olmayan bir insanın anlayabileceği bir duygu değil bence. Eve misafir gelir, pat diye odaya dalar. Odadan çıkacak vaktiniz yoktur ve kıyafetiniz misafire görünmeniz için uygun değildir. Sehpanın arkasına iki büklüm saklanıp, bir saat boyunca orada çıt çıkarmadan misafirin gitmesini bekleyebilirsiniz. :D (Neredeyse her kızın böyle bir anısı vardır, çoğunlukla masa altı veya koltuk arkasına saklanılır. Ve kızlar bu anılarını birbirlerine anlatıp gülme krizine girerler. :))
  • Aniden çalan kapı sorunu: Birden kapı çalar! Kimin geldiğini bilmiyorsunuz (veya namahrem bir beyefendinin geldiğini biliyorsunuz) ve bir an önce örtünüp kapıya bakmanız gerekiyor. O an evin içinde bir başörtüsü -çoğunlukla tülbent- arayışı oluyor ki görmelisiniz! Hangi odaya, hangi kapının arkasına baksanız her zaman ortalıkta olan o tülbenti bulamıyorsunuz! Adam kapıda bekliyor, haliyle stres yapıyorsunuz. Evin içinde oradan oraya koşturuyorsunuz. :)
    Balkona çıkarken de aynı şekilde. Her zaman ortalıkta olan başörtüsü, ihtiyacınız olduğu anda aniden yok oluyor!
  • Açık cam, açık perde sorunu: Odaya girersiniz, cam veya perde açıktır. Örtülü değilsiniz ve karşı apartmandan birisi eğer bakarsa odanızı rahatlıkla görebilir. Karşı apartmandaki muhtemel gözlemciye yakalanmadan hızlıca (ve sinsice) odanın bir ucuna gidip, camı perdeyi kapatıp, öyle işinizi görürsünüz. :)
  • Başörtü uçuşması: Bazen dışarıda başörtünüz rüzgardan uçuşup yüzünüzü kapatabilir. Önünüzü göremezsiniz. Panik olursunuz, hızla düzeltmeye çalışırsınız. :D İzlemesi komiktir.
  • Elleriniz doluyken feraceyle merdiven çıkmak: Ölüm gibi! Olamaz böyle bir şey! Apartman kapısından giriyorum, evin kapısına gelene kadar sinirlerim yıpranıyor, tükeniyorum. :D Her basamakta feracemin eteklerine basıyorum resmen. Çıldırtıyor insanı, yavaşlatıyor çünkü. Sıkıntılı bir durum. (Uzun etekle namaz kılarken de secdeden kalkarken benzer sıkıntı görülür.)
  • Bağ kurulan başörtüler: Tonbinlerce yeni başörtü de alsanız, hâlâ o eski, yıllardır kullandığınız ama rahat ettiğiniz başörtünüzü/şalınızı takarsınız. Her gün farklı bir başörtüsü, şal takayım gibi bir durum olamaz. Olmuyor. Bende olmuyor en azından. :)
    Şu var bir de; dönem dönem bir başörtüye/şala kafayı takarsınız. Sadece onu kullanırsınız. 1 hafta, 1 ay? Kişiden kişiye ve örtüden örtüye değişir. :) Sonra onu bir kenara koyar, başka bir başörtüye/şala bağlanırsınız :D
  • AMELE YANIĞI! Yüzde ve elde yazın sıklıkla rastlanır. Dalga geçilir. Muzdarip kişiyle eğlenilir. Daha sonra acısıyla yalnız bırakılır. Acı bir durumdur cidden.

 

:)

-Saliha

 

Hâmiş: Böyle sıkıntılara can kurban ;)

Read Full Post »