Feeds:
Posts
Comments

Archive for the ‘Kitap Cümleleri’ Category

‘Bakalım bu yazım da nihayetinde neşredilme şerefine erebilecek mi, yoksa diğerleri gibi ‘taslaklar’ arasında kaybolup gidecek mi? Bereket versin, birkaç aydır başlayıp da bitiremediğim yazıların haddi hesabı yok!’

Uyumadan önce son ve kalktıktan sonra ilk yaptığım şey Çalıkuşu okumak olunca, cümleler artık bu üslupta gelmeye başlıyor aklıma. Okulun kütüphanesinden oldukça eski bir baskısını buldum Çalıkuşu’nun. Eh, dünyanın en faydalı işi değil, kabul. Osmanlıca kelimelere ve kalıplara aşina olmaya yarıyor diye rahatlatıyordum kendimi. Bunun için ilk tercih Reşat Nuri mi olmalı bilmiyorum ama, Allah için, okumak çok keyifliydi!

Bilhassa Feride’nin düşüncelerini yazdığı kısımlar. Kütüphane kitabı olduğu için altını çizemedim tabi ama not ettiğim, fotoğrafını çektiğim birkaç bölüm vardı;

Erkeklerin en çok kısmı çok fena, çok zalim, bu muhakkak. Kadınların hepsi iyi, hepsi mazlum, bu da muhakkak. Fakat erkeklerin sade kalbile ve dimağile yaşıyan pek az, pek az bir kısmı var ki, onlardaki gönül temizliğini kadında bulmak mümkün değil.

Ah bu erkekler! Hepsinde ayni gurur, ayni kendini beğeniş. Bizim de bir kalbimiz olduğunu, bizim de <<mutlaka >> istiyecek bir şeyimiz olabileceğini bir türlü akıllarına getirmek istemiyorlar.

Nişanlısı tarafından aldatılmış bir kızdan başka şeyler duymayı bekleyemezsiniz.

Öteden beri kar, benim için yeni açılmış badem çiçeklerinden daha güzel bir şeydir. Bahçede bu beyaz, temiz, yumuşak şeylerin içinde yuvarlanmakta bulduğum neş’e ve zevki başka hiçbir bayramda bulamam. Sonra insan, için için nefret ettiği insanlara karşı ne tatlı intikam vesileleri bulur. Benim vaktile bir düşmanım vardı ki, kardan çok korkardı. Kalın fanilâ yakalar içine sakladığı nazik boynuna haberi olmadan kar doldurur, o soğuktan kızarmış dudaklarile titrer ve renkten renge girerken neş’eden çıldırırdım.

Ah şu çocuk gözlerindeki minnet! Dünyada bir parça iyilik edebilemekten daha güzel bir şey olmuyor.

Bir de ölümle ilgili bir bölüm var;

çalıkuşu

İlk kelime: Es-kiden

Hasılı, kitap keyifli. Ben şahsen içeride Çalıkuşu(dizi) açıkken odama çekilip kitabı okurken buldum kendimi. Ki tüm bu Çalıkuşu merakının başlangıcı da diziyi seyretmeye başlamamla olmuştu aslında. Ve birçok açıdan, diziyi izlemektense kitabın orijinalini okumak daha makul geliyor bana.

Mesela ilk defa bu kitaptan öğrendiğim bir kelime var; nekahet. TDK’dan alıntıladığım tanım:

nekahet
isim (neka:het) Arapça
1. Hastalıktan yeni kurtulmuş zayıf ve hâlsiz olan kimsenin durumu
“His var mı bu âlemde nekahet gibi tatlı.” – Y. K. Beyatlı
2. Durgunluk

Kelimeye ve belki kullanımına aşina olmak adına şuraya da göz atabilirsiniz sanırım.

Bir de, tematik müzik dinleme alışkanlığımın bir gereği olarak kitabı okurken meşhur Çalıkuşu müziğini dinledim, çok da güzel oldu. :)

Vesselam,

Saliha

Hâmiş: Bu uzun ve aslına bakarsanız üniversite hayatı sebebiyle biraz tatsız aradan sonra ilk yazımı yayınlamakla birlikle, bir laneti kaldırmış, bir büyü çözmüş gibi hissediyorum. :) Devamı khayırla gelir inşaAllah!

Hâmiş es-sanî: Bu yazıyı yayınladıktan sonra kitapla ilgili -daha önce aklımın ucundan geçmemiş- bir yorum okudum. Derler ki, Çalıkuşu romanı; erkeklerin kadınlaşmasını ve kadınların erkekleşmesini normalleştiren bir romandır. Eh, hakları olabilir. Bilhassa söz konusu Feride olduğunda.
Allah sonumuzu khayr eylesin. Amin.

Read Full Post »

Esselam aleykum verahmetullah!

Aşka ve tasavvufa dair olan 3. bölümden bir önceki yazıda bahsetmiştim.
Şimdi de kitabın girişinden ve 1. bölümden alıntılar, notlarım ve yorumlarım var.

Birlik Denizinde

Akıl kuşu ne kadar yüksek uçarsa uçsun O’nun doğruluğuna eremez. O’nun mahiyetinin derinliğinde binlerce akıl gemisi paramparça olmuş, bir parçası kıyıya çıkamamıştır.

Akıl 0 – 1 Gönül? Pek de hoşuma giden bir durum olmasa da böyle sanırım. Gazali’nin sezgiciliğini hatırlatıyor.

**

Her vadide at sürülmez. Bir an gelir, kılıcı kalkanı atıp kaçmak gerekir.

Gerektiğinde kaçabilmek nasib olsun, âmin.

**

O’nun aşkıyla kendinden geçmek istiyorsan bunu mutlaka yapmalısın. Bu sarhoşlukla yola çıkarsan, cennetteki yerini ararsın, ruhlar meclisindeki günlerini özlersin, yolun o yere uğradığında sevgiyle dolar, muhabbet kanatlarıyla uçarsın. Bu, gerçeği çıplak gözle görebildiğin bir makamdır. Hayal perdeleri parçalanır, Allah ile aranda sadece Celal perdesi kalır, akıl bineği buradan öteye geçemez. ‘Hayret’ dizgini, ‘dur’ der.

En sevdiklerimden…

**

Birlik denizinde ancak bir mürşidin, bir yol göstericinin ardından giden yolunu yitirmemiştir.

Başka bir alıntıyı not düşmüşüm kitapta bu kısma: ‘Kimin edineceği bir hocası, bağlı olduğu bir ilim adamı yoksa, onun imamı şeytandır. Bâyezid-î Bistâmî Hazretleri’
Halk dilinde ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’ denilen durum yani.

Kitabın Yazılma Nedeni

Şiraz’ın olgun insanlarının sevgisi Şam ve Rum illerinden gönlümü çevirdi. Şiraz’a dönmek istedim. Fakat bu güzel bahçelerden dönerken dostlarım elim boş gelmek istemedim. “Mısır’dan dönenler mısır şekeri getirirler, bense elim boş dönüyorum” diye düşünüyordum. Aklıma şöyle bir düşünce geldi: ‘Ben şekerden daha tatlı bir şey getireyim dostlarıma.’
Bu beni teselli etti.
Bu şeker dile tatlı gelen, bilinen şeker değil.
Bu anlam düşkünlerinin ve sırlara aşina olanların sözleridir.
Armağanımı bir saray gidi düşledim.
On kapısı vardı.

Birincisi: Adalet, seçim, tedbir, halkı korumak ve Allah’tan korkmakla ilgilidir.

Diyerek başlar ve on bölümün de konularını yazar Şeyh Sâdî…

Birinci Bölüm

Bir yaşlının ahı en güçlü kılıçtan daha yıkıcı ve tehlikelidir.

Bir işte güvendiğin kimse Allah’tan değil senden korkuyorsa onu emniyet etme.

Kimin neyden korktuğunu nasıl anlıyoruz acaba?

**

Kutsal kitabın izni olmaksınız su içmek doğru değildir. Fakat dinin izni olunca kan bile dökülebilir.

İlk okuduğum an vurulduğum cümle. ‘İdrak cümlesi.’ Tüm kitabın içinden yeri ayrı olan cümlelerden. Çok net, çok güzel.

**

Malı çalınan köylüden ne hakla vergi alınabilir?

Vaktin birinde, geceleyin Bağdat civarında halkın yüreğinden yükselen ‘âh’lar ateş yalımı olup şehrin yarısını yakmış.

Not düşmüşüm: ‘Vay!’ :)

**

Bu da her okuduğumda tebessüm vesilesi olan kıssa:

Çocuk ve Çiçek

Ben de bir zamanlar çocuktum.

Fakat Allah ötekilerden daha çok güç vermişti pazularıma. Güçlüydüm ve gücümle benden küçükleri hırpalardım. Onları döver, gönüllerini incitirdim.

Bir gün benden güçlü birinden dayak yedim.

O gün bugündür çocukları çiçekler gibi sadece sevip koklamak ve korumak gerektiğini düşünüyorum.

Aklı başında olan insan ne dünya işlerinden kazandığına sevinir, ne de yitirdiğine üzülürmüş.

Bu biraz düşündürüyor. Dünyalık bir kayıp olduğunda teselli ediyoruz üzülmeye değmez diye. Ama dünyalık bir kazançta sevinmek hakkı buluyoruz. Kaybına üzülmememiz gerektiğini bildiğimiz bir şeyi kazandığımızda sevinmek garip değil mi?

**

Bedbaht kimdir diye soracak olursanız, mutluluğunu, insanların mutsuzluğunda arayandır, derim.

Aklın sana dost ise bir işaret yeterlidir.

Ee, şimdi de akıl mı gönlün önüne geçti?

**

Sahip olduğun serveti yoksullara pay et.

Sadi de böyle yapıyor, altını olmadığı için söz incileri saçıyor.

:)

 

Vesselâm

Sâliha

 

Hâmiş: Buraya eklediğim cümleler her zaman katıldığım, onayladığım görüşler olmuyor. Bazen bu şekilde düşünen de varmış demek ki diyerek paylaşabiliyorum. Biline…

Read Full Post »

Bu yılın kitabı ‘Bostan’dı! Not alarak okuduğum ilk kitap oldu sanırım, keyifli oluyor böylesi. Gerçi benimki daha ziyade soru işaretleriyle dolu gibi. :)

25 Ocak’ta İstanbul’da okumaya başladığım kitap, 4 Temmuz’da Düzce’de bir dere kenarında nihayete erdi.

04072013849

**

Kitabın kapağındaki resim, neyin nesidir bilmiyorum ama ben çok seviyorum. Zihnimdeki Sâdî tam olarak böyle bir şey.

Kitabın kapağındaki resim, neyin nesidir bilmiyorum ama ben çok seviyorum. Zihnimdeki Sâdî tam olarak böyle bir şey.

Kitap 10 bölümden oluşuyor, her bölüm belirli bir konudaki kıssaları içeriyor. Ben 3. bölümden başladım blogda altını çizdiğim yerleri paylaşmaya. Diğer bölümleri de zamanlar eklerim inşaAllah.

 

3. Bölüm: ‘Aşka, Sevgiye ve Tasavvufa Dair’

Gerçek aşık, yalnız Allah’ı bilir, O’nu anar, O’nu anmak için insanlardan kendisini kaybeder.
Gerçek aşığın derdine hiçbir şey derman olamaz. Kimse onun derdinin gerçeğini bilemez.

 

Aşkla korku, şişeyle taşa benzer.

 

Kimyacı gibi beklemekten usanma. Bakırı altına çevirmek için nice altını kara toprağa atar onlar.
Altın bir araçtır satın almak için. Dosta kavuşmaktan daha yüce ne alınabilir onunla?

 

Yüzü hep asık olanla ömür geçirme, onun verdiği ateşi ancak tatlı bir şerbetin serinliği söndürür.

 

Sevgili onsuz yaşayabiliyorsan terk et.
Onsuz olamadığın sevgilinin yolundan ise geri dönme.

 

Seni sevdiğinden uzaklaştıran ve alıkoyan şey, yüreğinde gerçekten yer edinmiş olandır. (Bkz: 756 yıl sonra Sâdî’nin düşündürdükleri)

 

Allah dostlarının suda yürüyeceğine, ateşin onları yakmayacağına neden bazıları inanmaz? Henüz ateşi tanımayan bir bebeği, annesinin şefkati korumuyor mu? Allah aşkıyla kendinden geçmiş olanlar her an Hakk’In koruması altındadır.
Allah’ın esirgeyiciliği kurtarmıştır İbrahim’i ateşten, Musa’yı Nil’de boğulmaktan.
İyi bir yüzücünün koruduğu çocuk Dicle’nin deli sularından korkar mı?
Ey arkadaş! Karada eteğin yaş iken, Allah dostları gibi denizde yürüyemezsin!

 

‘Aşk beni yakar, kül eder, toprağa dönüştürür’ diye korkma. Seni yok ederse sonsuzlaşırsın.

 

Benliğinden kurtulunca Allah’ı tanırsın.

 

Müziği iç sesiyle dinler, ruhu mana burçlarında uçarsa, meleklerin de üzerine çıkabilir insan. Eğer oyun ve eğlenceyle, maskaralık amacıyla kulak verilirse müzik de sema da hayırlı değildir.
Kainat güzel seslerle, aşkla ve enstrümanla doludur.
Bunu duymaz her kulak.

 

Dünya ağırlıklarından kurtulmadan Sevgili’nin yolunda hız kazanamazsın.

 

Canını hiçe saymayan Dost’a değil, kendine aşıktır.

Bu da bölümün son sayfası;

280820131120

 

Farsçasından dinlemek isteyenler için Bostan’ı giriş bölümünü buldum, ben sırf kulağa hoş geldiği için dinliyorum;

Şu dilin güzelliğine bakın! Orijinalinden okuaybilmek nasib olsun! Âmiiin!

 

Vesselâm

Sâliha

Read Full Post »

Önce insaf, sonra ilim, sonra İslâm;

sonra nefs terbiyesi; sonra irfan;

sonra aşk ve şevk;

sonra sa’y ü gayret, âmâl-i sâliha, hayrât ü hasenât, tebliğ, irşat, cihat;

sonra zafer, sonra saadet-i dâreyn, cennet ve cemal!

‘Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.’

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan

 

İnsaf (insâf) i.Ar. Adâletle, hak gözeterek ve doğrulukla davranma, birinin aleyhinde olan muâmelede aşırıya kaçmayıp vicdana uygun hareket etme, ölçülü hareket. (Kamus-ı Türki)

 

Vesselâm

Read Full Post »

Filozoflaşma

Evet, bu şiire şimdi nasıl emek veriyorsam,

Okuduğunuz şu cümlelerde, şu sanatın ince dokusunda

Nasıl bu çalışmamı anlamak, görmek kabil oluyorsa;

Ömrüm boyunca nasibim olan felâket ve saâdet de

Kendi istek ve çalışmalarımla vücûda gelir.

**

Bâzı dargın fikirlerimle içimden eğlenirim:

Kederli, şen ne kadar hayâtım varsa ben yapıyorum,

Benimdir veren o âdi mermere -keyfime göre-

Ya şu çok güzel pozu, veya beğenilmez bu şekli;

Hâsılı benim benliğim de benim elimde bir oyuncak…

                                                                Tevfik Fikret

                                                               <<Rubab-ı Şikeste’den>>

Bu şiiri sanırım 2 yıl önce, eski bir kitaplığı karıştırırken bulmuştum. Edebiyat dersinden duymuştuk Tevfik Fikret’in ‘Rubâb-ı Şikeste’ kitabını. Birden karşımda görünce merak edip karıştırmıştım. ‘Tefelsüf (Filozoflaşma)’ başlığını gördüğüm gibi şiire tav oldum zaten.

Kitap oldukça eski bir basımdı ve sayfaların bir tarafında şiirlerin sadeleşmiş hali, diğer tarafında orijinalleri yazılıydı. Şairin kendisi, ölümünden az önce sadeleştirmiş eserini, diye hatırlıyorum. Oldukça garip gelir bana; ‘kendi yazdığın eseri sadeleştirmek’… Servet-i Fünûn Dönemi’ne özgü bir durum olsa gerek. Nihayetinde adamlar anlaşılmak konusunda ciddi sıkıntı çekmişler. Baktılar olmuyor… :)

Buraya eklediğim şiir, sadeleştirilmiş olan. Orijinaline buradan ulaşabilirsiniz, dilerseniz.

Vesselâm,

Sâliha

Hâmiş: Dizelerin sonuna bir ‘bi-iznillah’ ekleyesim gelmiyor değil…

Read Full Post »

Serinin ilk yazısı için: Dostoyevski – ‘Beyaz Geceler’ ve ‘Uysal Kız’

Hatırlatma: Kitabı tavsiye edip etmeyeceğimi veya konusunu anlatmayacağım. Sadece, görüşüne katıldığım veya katılmadığım ama ilgimi çeken birkaç alıntıyı paylaşacağım. Bi-iznillah.

İnsancıklar

Köyden ayrılmamız gerektiğini anlamam çok zor oldu. Çocukluk işte. Oturduğumuz evi, ekip biçtiğimiz tarlaları, ahırdaki atları, kapıdaki arabaları hep bizim sanırdım. (Varvara Alekseyevna, çocukken babasının kahya olarak çalıştığı çiftlikten bahsediyor, shf: 29)

Meraklı insanlardan, hele meraklı komşulardan hiç hoşlanmam anacağım. Kendim de meraklı bir insan değilim. En çok kapı dinleyen insanlardan nefret ederim. İnsanın hırsız olması için başkasına ait bir eşyayı çalması gerekmez; başkasına ait sırları çalmak da hırsızlıktır. Hem de hırsızlığın en bayağısıdır. (Makar Devuşkin, shf: 52)

Bana sorarsanız, tüm kitabın en değerli paragrafı. Özellikle son cümle beni bitiriyor!;

Tanrı her insana az veya çok bir yetenek takdir etmiştir. Onun adaletinden sual olunmaz. Benim esas üzerinde durmak istediğim nokta, insanların bu yeteneklerini gösterecek fırsatı bulup bulamadıkları. Yetenek sahibi, namuslu, dürüst insanlara yeterince değer veriliyor mu? Bu insanlardan sorumlu mevki ve makam sahibi kimseler, onları hak ettiği yere getiriyor mu?

Çevremize şöyle bir bakalım. Bir tarafta bakanlar, generaller, müdürler, çiftlik sahipleri; diğer tarafta kapıcılar, on ikinci dereceden memurlar, ırgatlar ve bir lokma ekmeği zor bulan sefiller. Hep merak etmişimdir. Bir general, emir verdiği neferden daha mı akıllı ve yeteneklidir? Bir müdür, günde on kere azarladığı kapıcıdan daha mı dürüst ve namusludur? Okuldan hatırlıyorum, öğremenlerimizi, “Yurtdaşlık” dersinde bunun bir iş bölümü olduğunu söylüyorlardı. Evine bir kuru ekmek götüremeyen, dört çocuk babası, komşumuz Gorşkov’u hatırla. Adamcağız her gün iş bulmak ümidiyle evinden çıkıyor; ama açtığı her kapı yüzüne kapanıyor. Kimse onunla iş bölüşmek istemiyor. Öğretmenlerimizin “iş bölümü” dedikleri başka bir şey olmalı. Görüyorsun işte, ben cahil bir adamım. En basit şeyleri bile anlamakta zorluk çekiyorum. (Makar Devuşkin, shf: 84-85)

Kendinize haksızlık ediyorsunuz. İnsanı değerli ve üstün kılan fiziki güç değildir. Fiziki güç ve gençlik insanın hayvan boyutudur ve geçicidir. Asıl değerli ve kalıcı olan insanın yaptığı faydalı işlerdir. (Varvara Alekseyevna, shf: 95)

Farklı bir bakış açısı;

Büyük yazar dediğin Gogol, bütün hikayelerinde bizim yoksul takımıyla açıkça alay ediyor. Aynı şeyi yüksek rütbeli bir general için yapsın da göreyim. Nerede o cesaret? Ertesi gün mahkeme önüne çıkacağını bilir. Adaletin zenginden ve makam sahiplerinden yana olduğunu söylemek istemiyorum. Hayır benim kutsal Rus mahkemelerine güvenim tamdır.

Kendini beğenmiş zenginlerin, arsız alaycıların, fakir edebiyatı yaparak para kazanan yazarların bakışları hep üzerimizdeydi. Benim delik ayakkabımdan, yamalı elbisemden, akşam yediğim yağsız bulgurdan ve lahana turşusundan kime ne? Benzetmem biraz kaba olacak ama, bu hikayeleri okuyunca, bekaretine el uzatılmış bir genç kız gibi utanç duyuyorum. Kabalığımı yine hoş gör, sen nasıl yabancıların önünde soyunmak istemezsen; yoksul adam da kulübesine girilmesini ve perişanlığıyla alay edilmesini istemez. (Makar Devuşkin, shf: 97)

Diyeceğim o ki; insanların çoğu kendileri için değil, başkaları için giyinir. Daireye gelen pasaklı bir köylü ile, iyi giyimli bir çiftlik ağası aynı muameleyi görmez. Pasaklı köylüye bağırır çağırırlar; bugün git yarın gel derler. Çiftlik ağası, general gibi itibar görür; işleri tıkır tıkır yürür. General deyince aklıma geldi. Bir general kişiliğinden dolayı mı, yoksa omzundaki yıldızlardan dolayı mı itibar görür? (Makar Devuşkin, shf: 114)

 Üzerinde düşünülesi cümleler, öyle değil mi? :)

 Sıra diğer kitapta;

Ev Sahibesi

(Katerina, shf: 32) 

İyileşince burada iki kardeş gibi yaşarız. İster misin? Allah vermeyince bir kardeş bulmak kolay değil.

 

**

İlk kitap ‘İnsancıklar’la ilgili tanıtım niteliğinde bir bölüm var aşağıda. Değişik bir şey. Özellikle kalın yazılı kısımlar ilgi çekici.

1845 yılında ilk eseri “İnsancıklar”ı yazmaya başlayan Dostoyevski, bu eserinde devir edebiyatının şaşmaz konularından biri olan memur hayatını anlatır. Geleneklere önemli ölçüde sadık kalmakla beraber, dönemin edebiyat dünyasına taze bir nefer getirecek olan genç yazarın bu ilk kitabının öyküsüyse ilginçtir: 1845 yılında “İnsancıklar” tamamlanınca eserin müsveddelerini dostu Grigoriç’e verir. O da bunları, dönemin ünlü şairlerinden Nekrasov’a götürür. Nekrasov, sabahın dördünde kitapla ilgili düşüncelerini Dostoyevski’ye anlatmak üzere evden çıkacak kadar eserden etkilenir. Bir sonraki günse, müsveddeleri eleştirmen Belinski’ye götürür ve ona yeni bir Gogol’un doğduğunu söyler. “Galiba sizde Gogol’ler mantar gibi yerden fışkırıyor.” diyen Belinski, eseri okuduktan sonra hayranlığını saklayamayarak: “‘İnsancıklar’, büyük bir cevher keşfetmemize neden oldu. Eserin yazarı Gogol’ü de geçecek, dehası sayesinde, eseriyle şimdiki ve bundan önceki büyün edebiyatı gölgede bırakacak!” deyiverir. Bir süre sonra Belinski ile Dostoyevski görüşürler ve genç yazar, ünlü eleştirmenin kendisine söylediklerini şu sözlerle ifade eder: “Belinski bana, üst üste birkaç sefer: Delikanlı ne yaptığınızın farkında mısınız? Siz sadece sanatçı olarak, bir sezişle bunu yazabilirdiniz! Ama bize gösterdiğiniz bu korkunç gerçeğin üzerinde hiç düşündünüz mü? Ama hayır, bu yirmi yaşınızla bunu düşünmüş olabilmenize imkan yoktur, dedi.”

Belinski devam eder: “Siz meselenin ruhuna dokundunuz, bir çırpıda en can alacak noktayı gösterdiniz. Biz eleştirmenler, sadece düşüncelerimizi söyler, bunu kelimelerle anlatmaya çalışırız. Siz sanatçılarsa elle tutulabilmesi, düşüncelerini söyleyemeyen bir okurun bile her şeyi birden kavrayabilmesi için meselenin esasını çizgiyle, bir çırpıda bir tiple canlandırırsınız!.. İşte sanatçının sırrı diye buna derler… İşte sanatçının gerçeğe hizmet etmesi diye buna derler… Kabiliyetinizi koruyunuz, siz büyük bir sanatçı olacaksınız!..”

-Saliha

 

Read Full Post »

Kitap okurken zekice bir şeylerle karşılaştığımda eğleniyorum.

Ve Murat Menteş beni ziyadesiyle eğlendiriyor. Dublörün Dilemması kitabından aldığım bu yazısı da öyle. Özellikle sonlara doğru. :)

 

“…

Benim durup dururken “Bu genç yaşta” şadırvanlara, mescitlere koşmam, aile içinde huzursuzluğa neden oldu. Sakal bırakmam hiç hoş karşılanmadı.

Başlangıçta ev halkına durumu açıklamamıştım. Bana neler olduğunu anlayamıyorlardı. Küçük halamın kocası Eşber Enişte’nin uzman görüşü doğrultusunda, uyuşturucu kullandığımdan şüphelendiler! … Ne de olsa belirtiler aynıydı!

Uyuşturucu kullanan bir gencin arkadaş çevresi değişir: Sık sık Erenköy’deki dergâha gidiyordum. Partilere uğramıyordum. Oysa eskiden şöyle bir görünürdüm…

Aile ilişkileri azalır, odasında yalnız kalmayı tercih eder: Ai­le toplantılarına katılmıyordum. Tatile de çıkmamıştım. Mi­safirlere hoşgeldiniz bile demez olmuştum.

Okul başarısı ve okula devamı azalır: Okula zaten pek git­mezdim. Bu yıl da başka bir fakülteye geçmiştim. Ne ola­caktı benim halim?

Daha fazla para harcadığı görülür: Bizimkiler bunu ölçe­cek durumda değillerdi. Bir-iki önemli yatırım yapmıştım tabii. Şeyhnâme’nin taş baskı bir nüshasını satınalmıştım. Sahîh-i Buharı, Elmalılı Hamdi Yazır’m tefsiri, Hayat-üs Sa­habe gibi bazı lüzumlu kitaplar edinmiştim.

Gün içinde bazen neşeli, sakin, bazen öfkeli, saldırgan dav­ranışlar sergilediği gözlenir: İnsanlık hali. Doğum günümü hatırlayıp sürpriz bir kutlama düzenlemişlerdi. Kadehler benim şerefime kaldırıldığında biraz köpürdüm. Mankenlik ajansından teklif alan kuzinimi, Porche’sini beğenime su­nan dayımı, Bodrum’da süper bir ‘beach club’ keşfettiğini söyleyen teyzemi… terslemiştim.

Gözleri kanlanır: Okumam gereken kitapların sayısında ciddi bir artış olmuştu.

Uyuşturucu kullanan genç bitkindir: Bitkin benim göbek adımdı. Dünyaya geldiğimde de bitkindim. Ailem yeni fark ediyordu.

Dalgındır: Ezberlemem gereken ayetler vardı.

Uyuklar: Yanılıyorlardı. Sadece çevremdeki görüntülerin bir kısmına bakmaktan vazgeçmiştim.

Uyumakta güçlük çeker: Sabah namazına kalkıyordum.

Konuşma zorlukları yaşar: Çenebaz biri değildim zaten. Soruları da cevaplamaz olmuştum, o ayrı…

Bir gün Eşber Enişte beni karşısına aldı: “İbrahim, son zamanlarda sen… çok değiştin.”

“Hangimiz değişmiyoruz ki enişte; hayat bu.”

Şu cümledeki polisiye tada bakın: “Fakat sen biraz, nasıl desem, aşırı uçlara kaçıyorsun İbrahim.”

…”

 

Murat Menteş d. 1974, İstanbul, Türk şair ve romancıdır. Bisiklet tamiriyle uğraştı.

2009’un Ağustos ayından bu yana Star gazetesinde röportajları yayınlanmaktadır. Samed Karagöz ile Klark adında kültür sanat programı yapmışlardır. 2009’da yayımlanan Korkma Ben Varım adlı romanı, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından roman dalında ödüle layık görülmüştür.

Yazı hayatına afilifilintalar.com sitesinde ve Yeni Şafak gazetesinde devam etmektedir.

 

 

-Saliha

Read Full Post »

Older Posts »